Parodimansion 2.Bölüm

“Hey, uyanın bunu görmeniz gerek” dedi Uzay, görünüşe göre yan dönmüş arabadan bir şekilde çıkmıştı.

“Dışarıya nasıl çıktın güvenli mi orası? En son bir patlama sesi hatırlıyorum.” Dedi Barış, görünüşe göre yan dönmüş arabadan çıkmanın yolunu bulamamıştı.

“Gel burası güvenli… sanırım”

“Şu adamı da kaldırmayı deniyim mi?” dedi Barış

“Kimi?”

“Şu bize bıçak çeken adam”

“Salla o adamı, dışarı gelmen lazım”

Ve Barış dışarı çıktı. Etrafta çok fazla ışık vardı, başta bunun uzun süre baygın olmaktan kaynaklandığını düşünse de sonradan bunun etraftan geldiğini anladı. Işığa gözleri alıştıktan sonra daha tuhaf bir şey fark etti.

“Yanımızda böyle binalar yoktu”

“Aslına bakarsan diğer tarafımızda da bir volkan var.” Diye Barış’a daha çok şaşıracağı bir şey verdi Uzay.

“Şu ortada duran karanlık ne?” dedi Barış şaşıracak daha da ilginç bir şey bularak.

“Farklı bir yere ışınlandık herhâlde ya da diğer dünya dedikleri büyük bir şehir, volkan ve bir karadelik” dedi Uzay ve ekledi “CERN ilk kurulacağı zaman bir karadelik oluşturmasından endişeleniyorlardı, sanırım endişelerinde haklılarmış.”

“Yani bir karadelik mi oluşşş…” derken gördükleri volkanın üzerinde bir minator fark etti Barış. Mitolojiye özel bir ilgisi yoktu ama bu iki ayakta duran boğa kafalılardan haberi vardı.

“Bu gerçek olamaz şu volkanın tepesinde bir Minator mu var?”

“Hah... Cidden bir minator var. Umarım bizi görmez” dedi Uzay nedense aşırı şaşırmamıştı.

“Lan volkan üstünde bir minator var ve tepkin bu mu? Şu an kaçmamız gerekmez mi?” dedi Barış buna da paniklemeyeceksem neye panikleyeceğim diye düşünerek.

“Minator’un gerçek olması ilginç, ama en fazla ornitorenkler kadar ilginç” dedi Uzay.

O sırada Çelik araçtan çıktı çocukların şaşırdığı her şeye şaşırdıktan sonra

“Hans’ın dâhiyane planı bu muydu? Minatorları canlandırmak…” dedi. Bu sırada Minator onları fark etti ve tıpkı bir boğanın yapacağı gibi ayaklarını birkaç kez yere sürttükten sonra boynuzlarıyla hedef alıp koşmaya başladı. Daha bizimkiler korkmaya fırsat bulamadan Minator yarı saydam bir duvara çarptı. Dikkatli bakınca volkanla bizimkilerin bulunduğu alan arasında tıpkı Minecraft’ın eski sürümlerindeki biyom geçişleri gibi keskin bir geçiş vardı. Bu geçişin orda yarı saydam hafif belirgin, holografik bir duvar vardı. Minator birkaç kez daha ilerlemeyi denedi ama işe yaramadı. Çelik yerden bir taş aldı ve oraya attı. Taş da o duvara çarpıp yere düşmüştü.

“Sanırım burada kapana kısıldım” dedi Çelik kendi kendine.

“Aslında birlikte kısıldık” dedi Uzay.

“Aslında bu sizin suçunuz” dedi Çelik en fazla 4 yaşındaki bir çocuğun yapabileceği bir taklit yeteneği ile.

“Ney bizim suçumuz CERN’ün karadelik üretmesi mi!”

“CERN’ün bir şey yaptığı yok, bunu biz yaptık.”

Uzay şöyle bir etrafına baktı ve “Böyle bir şey neden yapmak istediniz ki!” dedi

“Tam olarak ne yapacağını bilmiyordum, kendi bilim projesini falan takıntı yaptığını sanmıştım. Bu kadar büyük bir şey beklemiyordum.”

“Şimdiki planınız ne Minatorları canlandıran bilim projenize bakarken sonsuza kadar ceset yemek mi?” dedi Uzay çünkü bir an gözü etraftaki cesetlere takılmıştı.

Patlama olduğunda CERN binasının içindeki herkes anında öldü hatta yok oldu desek daha doğru olur. 1 km yarıçaptaki insanların çoğu da özel bir korumaları olmadığı (ya da hikâyede ana karakter olmadıkları) için öldüler. Gerçi yaşlı bir adam yaşına göre iyi bir performans göstererek hayatta kalmayı başarmıştı ama sonra etrafındaki kaosu görünce kalp krizi geçirdi. Her neyse sonuç olarak bizim üçlümüz dışında yaşayan kalmamıştı.

“Arabanda bir şey yok mu?” diye diyaloğa girdi Barış.

“Doğru ya! Hans, yani ekip arkadaşım bana bir şey bırakmıştı.”

Evrak çantasına baktığında içinde bir silah ve bir şarjör, bir not, kullanılmış bir mendil ve bir şema çıktı.

Evrak çantasındaki not

 

 

Çelik büyük ihtimalle işi tam yapamadın ve yapmak bana düştü bu yüzden bu notu yazıyorum.

Olanları anlaman için kısaca açıklayayım umarım mallığın bu notu anlamana engel olmaz. (Buradan sonra kısaca paralel evrenleri açıklar)

İşte bu şekilde yaptığım alet tıpkı dünyanın seni çekmesi gibi yaptığı hiper kütle ile paralel evrenleri birbirine çekerek tek bir evrende sıkışmalarını sağlıyor. Sonsuz paralel evren olduğu için hesaplarıma göre bu birleşme klein şişesi ya da mobius şeridi gibi bir yapı da birleşmesi gerek ve tahminen bu şekil sabit bir şekilde değil dinamik bir şekil olacak yani sürekli kendi içinde topolojik olarak değişecek böylece sonsuz paralel evreni ama büyük ihtimal hepsinden rastgele belli bir miktarı içinde barındırabilecek. Umarım bizim evrenimizden yeterince büyük bir kısmı barındırıyordur. Şimdi yapman gereken herkese bunun benim sayemde mümkün olduğunu anlatman ve onlara sonsuz olasılıkları dilediklerince kullanabilme” özgürlüğü verdiğimi söylemek. Ne olur ne olmaz diye bir silah koyuyorum çünkü bilirsin sonsuz olasılık.

“Bunlar farklı paralel evrenler mi yani.” Diye bir çocuk gibi heyecanlandı Uzay.

Bir süre geçti herkes biraz dinlendi. Tuhaf bir şekilde yok olan dünyalarında yapabilecekleri tek aktivite etrafa bakmak ve konuşmaktı. Şanslılar ki etraflarına baktıktan sonra konuşacak çok fazla konuları oluyordu. İlk birkaç saat etraflarındaki farklı evrenlere isim taktılar. Volkanlı ve minatorlu olan gibi. Görünüşe göre yaratıcılıkları da CERN çalışanlarıyla birlikte ölmüştü. Tabi Çelik bu ona saçma gelen konuşmalara Türkçe konuşmayı özlemiş olması ve ölmeyi beklemekten başka yapacak bir şeyi olmaması gibi sebeplerden katılmıştı. Uzay konuşmaktan sıkıldığında -ki genelde sıkılmazdı ama diğerleri onun konuşmasından sıkıldığı için sanki kendisi de sıkılmış gibi davranırdı- çantadan çıkan şemayı incelerdi. Şemayı incelemesi sonucu onun bir tür cep bilgisayarı tarzı bir şey olduğunu anladı. Tabi bunu anlamasının en büyük sebeplerinden biri şemada koca harflerle “EVRENLERİN ANLAMLANDIRILMASI İÇİN CEP BİLGİSAYARI” yazmasıydı. Şemada detaylı bir yapım rehberi olmasına karşın bunu yapmaları imkansızdı. Üstelik üstündeki notta “umarım sonsuz olasılık içinden tüm evrenlerle ilgili arşiv tutan bir evrenin veri tabanına erişim sağlayabileceğin olasılığı yakalayabilirsin” yazıyordu. Şu ana kadar Minator’un onca çabasına rağmen geçemediği duvara bakıp buradan çıkmalarının imkânsız olduğunu düşündüler. Yaklaşık üç gün boyunca öleceklerini tahmin ettikleri için çok fazla konuştular sırlarını paylaşıp dertleştiler ve Minator’un duvarı kırması ya da geçmesi için dua ettiler.

Üçlü bu sürede biraz daha birbirlerine alışmışlardı ama sosyal yaşamlarından daha önemli sorunları vardı mesela yemek yemek ve su içmek gibi.

“Yapacak bir şey kalmadı artık ceset yemeyi düşünebiliriz.” dedi Uzay.

“Ben sanırım şurada ölmeyi bekleyeceğim.” Dedi Çelik.

“Bence pes etmeyelim bakın minator’a hâlâ duvarı yumrukluyor.” Dedi Barış

“Koca minator geçemiyor sen mi geçeceksin” dedi Uzay.

Ama Barış denemeye kararlıydı. Son gücüyle duvara doğru koşmaya başladı ve çok yaklaştığında atladı. Ve düz bir koridorda son gücünüzle koşup atladığınızda ne olacaksa o oldu. Barış hiçbir şey yokmuş gibi yere düştü.

Uzay ve Çelik şaşırarak oraya baktı. Onlar da yanına gittiler ve duvarın karşı tarafına bir adım attılar. Hiç zorlanmadan karşıya geçebildiler.

“Ee… biz geçtik karşıya.” Dedi Uzay mantığını zorlayarak. Herkesin garip bir şekilde duvardan geçince açlığı ya da susuzluğu gitmişti.

“Kendimi daha dinç hissediyorum” dedi Barış.

“AAARARAR KABARAKA AAAA” dedi minator. Kendi dilinde “Nasıl başardınız?” demek istemişti. Aniden gürültülü bir ses çıktı ve minator yere devrildi. Çelik, silahla minator’u vurmuştu. Demek minatorlar kurşun geçirmez değilmiş diye düşündü o sırada Uzay. Çelik daha fazla konuşmadan volkandan inmeye başladı. Uzay inerken daha hızlı inmenin bir yolunu buldu ya da ayağı takıldı ve birkaç kayaya çarpıp aşağıya düştü.

“AAAAAAAAAAA” dedi Uzay. Minator dilinde bu “evim güzel evim” demekti. Büyük ihtimal Uzay bacağının kırılmasının verdiği acıdan dolayı çıkartmıştı bu sesi ama kim bilir beklide evinin burası olduğunu düşündü. Barış koşarak yanına gitti Uzay’ın.

“İyi misin?”

“AAAAAAA”

“Tamam şu karşıdaki duvarı ya da paralel evreni görüyor musun şu an bulunduğumuzdan hemen sonra gelen”

“AAAAAAA”

“Seni oraya götüreceğim ve bir şeyin kalmayacak”

“AAAAAAA”

“Orası bizim evrenimize daha çok benziyor gibi duruyor. Evler falan var hastanede vardır umarım.”

“AAAAAAA”

“Arkadaşını kaldırmanın zamanı geldi sanırım” dedi Çelik.

“AAAAAAA” dedi Uzay.

Barış Uzay’ı kaldırmayı denedi ama o kadar güçlü değildi ve Uzay’ı yere düşürdü.

“AAAAAAAAAA” dedi Uzay.

“Bırak ben yaparım” dedi Çelik.

“AAAAAAAAAA” dedi Uzay.

Patlamadan sonra volkan evreni dedikleri evrenden fazla bir kısım kalmamıştı. Bu yüzden çok uzun olmayan bir sürede (12 saatte) Uzay’ı hastane bulunduğunu umdukları evrene götürebildiler.

“AAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAA” dedi son kez Uzay ve duvardan geçtiler. Uzay’ın birden acısı geçti, bunun sebebi duvardan geçince kırılan bacağının birden düzelmesi olabilir ya da her insanın bir A harfi kullanma sınırı vardır ve Uzay bu sınıra gelmiştir.

“Bacağın düzeldi Uzay” dedi Barış.

“Evet… çok ilginç” dedi Uzay.

“Fark ettiyseniz susuzluğumuz yine geçti” diye ekleme yaptı Çelik.

“Sanırım bu duvardan her geçtiğimizde sıfırlanıyoruz.” Dedi Uzay ve “araba devrildiği sırada elimde küçük bir çizik oluşmuştu, her duvardan geçtiğimizde tekrar kanamaya başlıyor.” Diye ekledi.

“Senin sıfırlanmak dediğin kaza anındaki halimize mi dönüyoruz yani?”

“Emin değilim Barış, bu benim tahminim.”

Çelik gözüne bir restoran kestirdi ve “Sonunda adam akıllı bir evren” dedi. Oraya doğru gitmek için yürümeye çalıştı ama birden havada süzülmeye başladı ve yere geri indi. Uzay ve Barış da şaşırmıştı. Hemen denemek istediler.

“Burasını bizim evrenimiz gibi sanmıştım” dedi Barış. Barış ve Uzay zıplaya zıplaya düşük yerçekiminin tadını çıkartmaya başladılar. Çelik aç olmasa bile bir şeyler yemek istiyordu bu yüzden restorana doğru gitmeye başladı. Başlarda tuhaf gözükmemek için zıplamamaya çalışıyordu ama normal yürümek mümkün değildi. Etrafında insanlar belirince asıl normal yürümeye çalışmanın tuhaf gözükeceğini hemen fark etti ve etrafındaki insanları taklit ederek restorana girdi. Bizim üniversiteli gençler ise etrafta zıplayıp hoplamaya başladılar mutlu bir şekilde. O an belki de bu bir felaket değildir diye düşündüler. Sonsuz olasılık ve sonsuz deneyim, üstelik her evren değiştirdiklerinde yenileniyorlardı. Onlar mutlu mutlu zıplarken onları gören ve işe yetişmeye çalışan bir adam düşündü:

“Keşke şu iki kişi gibi mutlu olsam” ve zıplamaya devam etti. “Acaba onları bu kadar mutlu eden şey ne?” ve zıpladı. “Bana şans gülmez zaten, evrenimiz parçalanıp bölünmüş etrafta tuhaf evrenler belirmiş hâlâ patronum beni işe çağırıyor.” Ve zıpladı. O evrendeki dilek perisi tam o esnada dileğini gerçekleştireceği birini arıyordu. “Keşke şu ikisini neşelendiren şeye neyse ona sahip olsam” dedi ve zıpladı, dileği gerçekleşti ve zıpladı. Çelik restorana girince etrafa baktı, herkes de ona baktı.

İlk kez farklı bir evrende sipariş vermek tahmin ettiğinden daha farklı hissettirmişti.

“Merhaba” dedi.

“!’^+%&/(//+^+” dedi garson.

“Bunun böyle olacağı belliydi” dedi Çelik

“Daha demin işe giden adam Türkçe düşünmedi mi?” dedi okuyucu.

“Orasını karıştırma şimdi” dedi yazar ve devam etti.

Çelik eliyle işaret ederek sandviçe benzeyen şeyleri gösterdi. Garson o sandviçe benzer şeyi aldı ve içindeki turşu benzeri şeyi çıkardı. Ve “+^&(/%&/&+/” diye ekledi. Çelik şunu alıyım ve kaçayım en fazla ne olur ki diye düşündü. Zıplamaktan yorulan Uzay ve Barış bir yere oturup yanlarındaki evreni izlemekte olan bir grubun oraya gittiler. Cidden yanlarında yeni patlamış bir süpernovanın olduğu bir evren vardı. O evrendeki kimse duvardan geçemese de süpernovayı izlemek hoşlarına gitmişti.

“Bu evren şu minatorlu olandan daha büyük sanırım” dedi Barış.

“Hangisi süpernovalı mı burası mı?”

“Burası”

“Süpernovalar evrenin kargocuları gibidir yıldızlarda elementler oluşur sonra yıldızlar patlar ve bu patlamaya süpernova denir. Bu patlama ile oluşan elementler evrende yayılır.”

“Uzay bilgi vermeyi kes, sadece çıkan ışıklara bak.”

“Süpernovalardan çıkan enerji yaklaşık Güneşin 10 milyar yılda yayacağı enerji kadar”

“Harika bir bilgi, benden sana da bir bilgi gelsin o zaman, Güneş’in enerji yayacağı 10 milyar yılı olmadı.”

“Bence başka evrenlerde de Güneş vardır.” Ve Uzay burayı aydınlatan yıldızın ne olduğunu sormak için süpernovayı izleyen birinin yanına gitti. Yine dil engeline takıldıktan sonra.

“Keşke buranın dilini öğrenseydik” dedi Uzay.

“Ya da kültürünü ya da yemeklerini” diye ekledi Barış. Uzaktan zıplaya zıplaya gelen Çeliği gördüler. Çelik onlara koşun der gibi bir el hareketi yaparken aynı zamanda ağzına sandviç tıkıştırmakla meşguldü. Çocuklarda onun dediğini yapıp hızlıca koşmaya başladılar. “Nereye kaçıyorsun?” diyerek zıplamaya devam etti Barış. “Nereye olursa” dedi Çelik ağzındaki sandviçin bir kısmını yere düşürmek pahasına. Yeni bir evrene kaçmaları gerektiğini biliyorlardı ama hangi evrene kaçacaklardı. “Hangisi çabuk karar verin bence kesinlikle süpernova değil.” Diye önerdi Uzay. “En mantıklısı önümüzdeki ormanlı olan sanırım” dedi Barış. Hepsi arkalarındaki garson da dahil ormanlı evrene atladılar ama garson duvara çarpıp yere doğru süzüldü. Ayrıca Çelikte elindeki sandviçten dolayı bir elini duvardan geçirememişti. Garson bunu fark edince Çeliğin elini tuttu. “!’^+%&/(” diyordu garson “!’^+%&/(”. Çelik elini garsona kaptırınca duvarın diğer tarafından bir yumruk salladı ve garsonu yere devirdi. Sonra tüm vücudunu duvarın öteki tarafına aldı. “Bu duvarlar işimize çok yarıyor” dedi ve Evrenler arası yumruk atmanın gururunu yaşadı. “Sen tok bile değilsin neden bir sandviç çaldın ki?” dedi ve sinirlendi Barış ve ekledi “Evrenler arası avantajımızı böyle saçma sapan işler için kullanmayalım”.

Çelik sinirlenmişti ama yine de bir şey demek istemedi. O sırada orman arasından boyu 2 metre, uzun beyaz saçlı, kulakları elfimsi olan biri onlara yay doğrultuyordu ama yayın ucunda ok yerine yaya sabitlenmiş, elmas tarzı bir şey vardı. Kendi dilinde onlara bir şeyler söyledikten sonra Uzay dost olduklarını belli etmek için yere çömeldi. Bu hareket cidden barış için yapılırdı, gerçekten ilginç bir tesadüftü ama ON-94*16125’teki tesadüfün yanında hiçbir şey kalırdı. Bu evren hiper uzayda bize yakın bir konumda yer alıyordu bu yüzden bize benzer bir evren, tek fark ise bu evrende bir ülkenin altı tamamen altın ve elmas ile kaplıdır. O madenleri çıkarmak nerdeyse imkansızdı çünkü o ülkedeki bütün şehirler maden tespit sistemleri gelişmeden önce yapılmıştı bu yüzden maden çalışmalarıyla o madenleri çıkarmak tüm ülkenin yerin içine çökmesine sebep olurdu. Bir gün hiçbir şey olmazken aniden bir kuş çok yanlış bir yere konar ve ülkenin altının taşıma kapasitesi birden çöker. Tüm ülke en az 1 en çok 120 metre yerin altına çöker. Bütün yetkililer lanet olası kuşun bir maden üzerine fazladan bir miktar basınç yapmasıyla çok tuhaf bir yer altı heyelanını tetiklediğini söylemiştir ve eklemişlerdir. O nokta dışında herhangi bir yere konsa imkân ihtimal yok çökmezdi ki haklılardı o nokta dışında her yer olabilirdi. Bir kuşun yanlış yere konmasıyla bir ülkenin çoğunluğunun ölmesi evrenlerin en ilginç tesadüfü olarak kayda geçer en azında geçerdi. Sonra zamansal tesadüf denetimcileri tarafından denetlenmesiyle bu olay tesadüf kategorisinden çıkartılmıştır. Çünkü o evrendeki tüm atomlar zamanda geriye doğru takip edilerek bu olayın bir tesadüf olmadığı bir sebebinin olduğu ortaya çıkmıştır. Meğerse denge, ağırlık merkezi gibi konularda bilgisi olmayan çoğu yetkili ve cahil halkın bir kısmı gizli delikler açarak yaklaşık 44 yıldır elmas ve altın çıkartıyorlarmış. Bu maden eksilmesi ise yer altında güzel bir dizilimle dengede duran madenlerin ve dolayısıyla yer yüzünün çökmesine neden olmuştur. Tabi ki bu olay evrensel bir düzeyde sebebe bağlansa da o evrendeki kişiler bunun bir hiper tesadüf olduğunu sanmaktadır. Dolayısıyla asıl birinci SM-79*1985’teki olay olmuştur. Bu olay ise yine bizim evrenimize yakın bir yerde bulunan ve tek fark, sütü 92 heceden oluşan ve 3 basamaklı bir sayıyı da barındıran bir kelimeyle isimlendirmiş olmalarıdır. Bir gün o evrendeki Paris sokaklarında gökten aniden 7 adet farklı farklı boylarda çubuklar düştü ve tam o sırada “Mario: gökten düşen çubuklar” oyununun çıkışını kutlamak için düzenlenen bir etkinlik vardı. Tam o etkinliğin yanına düşen bu 7 çubuk şans eseri yere düştüklerinde Mario’nun o klasik melodisinin sesini çıkarttılar. O çubukların, Eyfel kulesinin tepesine paratoner takmaya çalışan, kırmızı ve mavi bir tulum giyen (markalarının resmi renkleri ) inşaat işçisinin, kulede yukarıya doğru çıkarken o sırada en büyük gösteresine hazırlana bir goril şovmeninin gösterisini izlemeye gelen pembe balo elbiseli, sarı saçlı bir kızın go kart arabası şeklindeki koltuklara oturmaya çalışırken yanlışlıkla kornaya basmasıyla goril sinirlenip, onlardan sonraki ateş şovu için getirilmiş benzin varillerinden birini alıp fırlatması sonucu, merdivenleri çıkan işçinin varil üstünden atlamaya çalışmasından dolayı düştüğü düşünülüyor.(Not: cümlenin öznesini hatırlamak için cümlenin başına bir daha bakabilirsiniz.)

Elf’e benzeyen kişi Uzay’ın yaptığı barış hareketini görünce yayını indirdi. Tuhaf bir bitkiden yapılmış kemerine bağlı duran bir şişeyi aldı. İçinden bir toz çıkardı ve Barış’ın üstüne üfledi. Barış biraz öksürdükten sonra Elf konuştu.

“Kusura bakmayın, kaç aydır bu duvarları inceliyorum ilk kez geçen birini gördüm.”

“Bizde yeni yeni alışıyoruz. Bir saniye Türkçe mi biliyorsun?” dedi Barış.

“Türkçe nedir?”

“Şu an konuştuğun dil.”

“Barış, elfin ağzı oynamıyor” dedi Uzay ve o an telepatik bir iletişim kurduklarını anladı Barış. Elf diğerlerine de aynı şeyi yaptı. Uzay etrafına baktı ve “Burası Avatar dünyasına benziyor. Şu çiçeklere bakın!” Dedi ve bir çiçeği koparıp almak istedi ama çiçeği koparamadı. Çelik Uzay’ın koparma uğraşını görüp yanındaki bitkiyle güç gösterisi yapmak istedi ama o da koparamadı. Elf Uzay’ın yanına gitti ve tek hamlede koparıp ona uzattı. Uzay çiçeği almak için elini uzattı ama çiçekle birlikte eli de yere düştü.

“Çok güçlü biri değilim ama bu kadar da değil” dedi Uzay. Barış ise “Ne yani şimdide güçlü yerçekimi evreninde miyiz?” diye evrenlerin özgünsüzlüğüne sinirlendi. Uzay yerden kalkıp biraz zıpladı.

“Hayır, şu an normal zıplayabiliyorum. Sanırım ağır çiçekler evrenindeyiz.”

“Artık salak tahminlerinizi bırakın da gidelim bu yerden” Dedi Çelik. Barış ise mantıklı bir soru sordu

“Nereye gidelim?” bu iki yönden mantıklı bir soruydu çünkü hem bir varış noktaları dolayısıyla amaçları yoktu hem de daha önceki evrenler gibi geldikleri evren dışında diğer taraflarda evren geçiş duvarları görmüyorlardı. Elf telepatik olarak söze girdi. “Açsanız geyik var?” bu tozu geliştiren Kadmöniyen otçuları telepatik çeviriye yöresellik ekleyerek yılın otçusu seçilmişlerdir. Yöresellik dedikleri şey ise kendi dilinde kurduğun cümlenin, telepatik alıcıda kendi dilinde o anlama gelen en yakın versiyonunun canlanmasıdır. “Geyik dediğin şey şu üç gözlü dev solucanımsı şey mi?” dedi Çelik. Aslında “dedi” yerine telepatik iletişimi belirtecek bir fiile ihtiyacımız var, artık dedi yerine teletti (telepatik-iletti) kelimesini kullanacağım. Solucanı yemekten vazgeçtikten sonra Elf kendi adını söyleyerek iletişimi canlandırmak istedi “Benim adım Brilante ama siz bana kısaca Brilamacuyakanabularayabnuayanakulhabarışözcannmiyanuuulaşyanablubayasulburayakadarkesinokumadınmersilayakulanbadur diyebilirsiniz” Yöreselleştirme algoritması her zaman düzgün çalışmayabiliyor. Brilante onları kendi insanlarıyla tanıştırmak için ana merkezlerine doğru götürmeye karar verdi. Çelik, yol boyunca evren-geçişi aradı ama hiç göremedi. Ana merkez denilen yerde toplasan 30 kişi anca vardı. “Kralınız kim?” Diyerek saçma sapan bir giriş yaptı Çelik. Sonra kimsenin bir şey anlamadığını görünce “Kralınız kim?” diye teletti. Rastgele birisi “Bizim kralımız ya da yöneticimiz yok biz hep birlikte hepimiz için çalışırız.” diye teletti. “Brilante görünüşe göre avın iyi geçmiş” diye de ekledi. Brilante avı bir yere bıraktıktan sonra bizimkilere etrafı gezdirmeye başladı.

Tarla alanı, madenler, bazı ilginç heykeller ve turistik yerleri gezdiler. İnten madenlerine geldiler. Bu madenler içlerinde enerji barındırabilen kristallerdir. “Benim yayımın ucundaki kristal bu madenden yapıldı” diye teletti Brilante. Kristalinin gücünü yeni arkadaşlarına göstermek istedi ve yayını gerdi. İleride duran kovalardan birine doğru hedef aldı, gerdiği ipi bırakınca ip kristale çarptı ve kristalde çok uzun yıllar boyunca birikmiş olan potansiyel enerjinin bir kısmını açığa çıkardı. Bu enerji tıpkı bir lazer silahının ucundan çıkan lazere benzer şekilde gitti ve kovayı devirdi. Uzay sadece “vov” diye teletebildi. Brilante durmaya niyetli değildi “eğer yeterince güçlü çekip, ipi doğru konuma çarptırabilirseniz enerji fiziksel bir yapıya bürünüyor” diye teletmesinin ardından bu telettiği şeyi yaptı. Ama ne yapmak, yay çekiliyken birkaç farklı hareket yapıp ipi saldı ve tam yayı hareket ettirdiği şekilde -kristalin hedef aldığı konumdan- kristaller yükseldi. Karşılarında birden kristalden yapılmış duvarlar görünce Barış sadece “vov” diye teletebildi. Her “vov” kelimesini duyduğunda hafif gaza gelen Brilante son bir gösteri yapmak istedi. Yayı gerdi ipi bıraktıktan sonra ip kristale çarpıncaya kadar yayı yaklaşık 60 derece döndürdü ve ip kristale çarptı. Kristalin başlangıç konumu ile yayın çevrildiği 60 derecelik alanda her biri 10 derecelik arayla 6 ok (kristalden çıkan lazerimsi, kristalimsi şeyler) fırladı. Çelik bunu görünce dayanamadı ve “vov” dedi. Çelik nedense şu telepatik konuşma olayını bir türlü çözememişti. Onca gösterinin ardından Brilante aniden sabah kurduğu tuzakları kontrol etmesi gerektiğini hatırladı.

“Kusura bakmayın, iş beni bekler. Bu akşam siz kasap Horbey’in evinde kalacaksınız”

“Şu oklardan ben de kullanabilir miyim?” diye teletti Barış.

“Bu fazla uzmanlık gerektiriyor o yüzden kullanmasan daha iyi”

“Peki incelemek için kristal alabilir miyim?” diye teletti ve dedi Uzay. İşini garantiye almak istiyordu.

“Tabi neden olmasın maden arabasındaki parçalardan birini al.”

Ahıra vardılar. Çelik en sonunda uyuyabileceği için mutluydu. Onca ilginç olayın arasında bir de şu geçiş olaylarının yemek, içmek ve uyumak gibi daha alışıldık şeyleri almasına sinir oluyordu.

Yatmadan önce kasabın kitaplığından bir kitap aldı Uzay ve içini karıştırmaya başladı. Yazılanlardan hiçbir şey anlamasa da resimler ilgisini çekmişti. Kitap Barışın da ilgisini çekmişti. Uzayın yanına geçip resimleri izlemeye başladı.

“Bu yaşadıklarımız çok ilginç Uzay ama şimdiden alışmaya başladım.”

“Bence bu kadar hızlı alışmamızın sebebi o büyük patlama” ve sayfayı çevirdi.

“Patlama mı?”

“Yani demek istediğim ben öbür dünyaya inanan biriydim ve bu...”

“Öbür dünyaya inanır mıydın? Sen?”

“Barış inanıyorum işte, neyse demek istediğim patlama olduğunda öleceğimi düşünmüştüm ve kendimi gerçek üstü şeyler görmeye hazırlamıştım”

“Ben hiç hazır değildim ama siz o kadar normalmiş gibi davranıyorsunuz ki bende normal hissettim.” Dedi ve ekledi Barış “Mesela bir önceki sayfadaki yaratığa baksana ne kadar ilginçti”

Uzay sayfayı geri çevirdi ve “Aynen çok ilginç ama en fazla tardigradalar kadar.”

“Cidden mi Uzay? Sana hiç mi ilginç gelmiyor bu yaratıklar.”

“Bana aşırı ilginç geliyorlar” ve sayfayı çevirdi Uzay. “Ama şöyle düşün, bizim evrenimizde yaşamasan bizim evrenimizdeki herhangi bir şey sana çok ilginç gelecekti. Sırf onlara alışıksın diye ilginçliğini kaybetmiyorlar. İşte bilim bu yüzden güzel bir şey. Bana farklı evrenleri gezme hissi yaşatıyor.”

“Yani, ben yine de şu 6 bacaklı şeyi daha ilginç buluyorum.”

“Cidden bu yaratık aynı resim hocamıza benziyor ama daha fazla bacaklı versiyonu.”

“Bence senin annene benziyor.”

“…”

“Şaka yaptım kanka, hemen de alındın.”

Bu konuşmaları bir süre daha devam etti ve sonra uyudular. Ertesi gün kasap Horbey onları uyandırdı ve” jocleyleri görmek ister misin?” diye teletti.  Çelik çok istekli değildi ama neden olmasın ki diye düşünüp kabul etti. Jocley dedikleri dün gece Barış ve Uzay’ın kitapta gördükleri 6 bacaklı yaratıklardı.

“Bunlar 6 bacaklı değil miydi?” dedi Uzay Barışa bakarak.

“Sanırım farklı türü” dedi Barış ve Horbey’e döndü -gerçi dönmesine gerek yoktu- ve teletti “affedersiniz şu yaratıkların 6 bacağı olması gerekmiyor muydu?”

“Gerekmiyordu.”

“Biz bir ansiklopedide görmüştük, bu farklı bir türü sanırım”

“Sanırım…”

Çelik birden heyecanlandı “şuraya bakın yaratık kesiyorlar” dedi. Bizimkilerin hafif midesi kalkmıştı ama bu manzarayı kahvaltıda o yaratığı yerken hatırlamadılar. Kasabadaki herkes (yaklaşık 67 kişi) hep birlikte insanların kahvaltı dediği şeyi icra ediyorlardı. Çelik bu yeni lezzetleri sevmişti ama hâlâ aklında dün gece gördüğü rüya vardı anlamsızdı ama yine de etten aldığı lezzeti azaltıyordu. Peki ne görmüştü Çelik. Immm… sanırım o rüyayı kaydetmeyi unuttum ya da başka bir klasördeydi. Biraz beklerseniz kontrol edip gelebilirim. Bu süre zarfında sıkılmamanız için sizlere stajyerim, Çeliğin eski rüyalarından bazılarını anlatsın. Ben hemen geliyorum.

Merhabalar ben stajyerim, ismim yok çünkü yazar beni sırf bu rüyayı anlatmam için oluşturdu.

Çelik rüyaya daldı ve gördüğü şey onu şaşırtmıştı gördüğü şey şeydi… ııı… şey. Bir armut. Ama armuttan çok bir şeye benziyordu… kaleme, pardon bir kelebeğe. O kelebek bazen uçuyordu yani her zaman değil. Çelik kelebeğin birşeyler bildiğini düşündü. Ups yazım yanlışı yaptım, nasıl siliniyordu. Neyse buraya yazarak düzelteyim bir ve şey ayrı olacaktı. Sanırım çok iyi bir yazar değilim. Keşke başka bir amacım olsaydı da onları yapabilseydim; Dans etmek olabilirdi mesela ama benim vücudum yok sadece bu belgeye yazı yazabiliyorum acaba yazı nasıl yazabiliyorum. Bunu bilmiyorum ama yapabiliyorum. Acaba yazarlıkta kötü değil miyim? Belki de hızlı vazgeçtim. Sonuçta dans edip ne yapacağım. Acaba dans ne? Konuyu dağıttığım için üzgünüm. Çelik kelebeği bir bıçakla öldürdü. Tabi bunun öncesi de vardı, yine batırdım ah be. Yazar gelmeden umarım anlatabilirim hikâyenin tamamını. Acaba yazar gelince ne olacak sonuçta bana ihtiyacı kalmayacak. Bunun önemi yok görevimi en iyi şekilde yerine getirmem gerek. Çelik kelebeğe bıçak saplamıştı çünkü kelebeğin bildiği şeyin, aslında onun eskiden yaptığı şeyler olduğunu anlamıştı. Durdu ve düşündü bir kelebek bile benim yaptıklarımdan pişmansa belki de ben de pişman olmalıyım. Rüyalar böyledir anlamsız ve gizemli ama çoğu kişi der ki rüyalar gerçeklikten izler taşır. O yüzden insanlar rüyalardan etkilenir ve ders çıkartırlar ama gerçeklikte gerçeklikten izler taşır ama onlardan kimse etkilenmez ve ders çıkartmaz.

Oh… sonunda gelebildim, Çeliğin rüyasını cidden kaydetmemişiz. Bu yüzden o kısmı anlatamayacağım kusura bakmayın. Şu stajyerin ne yaptığına bir bakayım müsaade ederseniz.

(.)

(.)

(.)

(.)

Bu ne rezillik! Kusura bakma, gerçekten hiç yazamamış. Sonlarını okumadım bile o kadar kötü!

 

Yemek yedikten sonra Brilante bizimkileri ava davet eder. Brilante ve 4 kişinin daha olduğu av ekibiyle birlikte ormanın derinliklerine doğru giderler. Hepsi tetikte bir şekilde giderlerken aralarından biri meyve gördüğünü ve onu toplamaya gideceğini teletir. Barış da gelmek ister. Adam birkaç kez tek gitmesi gerektiğini söyler ama mecburen kabul etmek zorunda kalır. Diğerleri ise yeni bir tuzak kurmak için daha önce kararlaştırdıkları bir konuma giderler. Brilante tuzağı kurarken bir yandan Çelik ve Uzay’a da anlatır.

“Hey Kargstone sen de şu geçen yaptığımız düğüm tekniğini anlatsana ben de şu tuzağı bitireyim”

“Ben anlatırım ama tuvaletim geldi hemen gidip geleyim”

10 saat boyunca bir daha gözükmedi.

 Borlor Brilanteye bir iz bulduğunu söyledi. Brilante izi inceledi ve bu izin bir boboya ait olduğunu söyledi. Bobolar çok tatlı bir isme sahip olmalarına rağmen sizin evreninizden bir benzetme yapacak olursak wolverine pençelerine sahip uçan bir ayı olarak düşünebilirsiniz (tabi bir de kampçı kuyrukları var). Brilante ekibi tehlikeye atmak istemedi ve kasabaya geri gitmelerinin zamanının geldiğini teletti.

Kasabaya dönüş yolunda arkalarından bir ses duydular ve herkes tetikte beklemeye başladı. Brilante yayını gerdi. Borlor kristalden yapılmış bombalarından birkaç tanesini eline aldı. Korkus ise sadece sesin geldiği yöne telaşla baktı. Uzay ve Çelik ise sadece bu elfimsi kişilerin bir bildikleri olduğunu düşünmekle yetindi. Aniden bobonun teki çalıdan fırladı. Kimseye saldırmadı sadece biraz baktı. Korkus cesurca yayını boboya yöneltti ve yayını boboya fırlattı. Evet yayını. Brilante ve Borlor şaşırmıştı. Korkus ok ve yay kullanmayı bilmiyor olamazdı. Yani olmamalıydı çünkü bütün avları birlikte yapmışlardı. O sırada Korkus bağırarak göğü inletti ve koşmaya başladı. Bunu bir tehdit olarak algılayan bobo ise uçarak Korkusu kaptı. Çelik silahını çekti ve boboya birkaç kez ateş etti. Çoğu isabetliydi ama derisini delebilen çıkmamıştı. Brilante Çeliğin cesaretini takdir etti ama yapabilecekleri hiçbir şey yoktu o yüzden kasabaya doğru koşmaları gerektiğini söyledi. Yolda Barış’ı gördüler. Barış yeri eliyle kazmaktaydı.

“Barış ne yapıyorsan çabuk bırak ve koş” diye bağırdı Uzay. Barış ortamdaki gerginliği fark ettiği için hiç tereddüt etmeden koşmaya başladı. Sonunda kasabaya varmışlardı. Bobo arkalarından onları takip etmişti yolda da Korkus’u yiyerek karnını doyurmuştu. Kasabanın sınır duvarlarında duran biri bir çeşit borazan üfledi. Herkes yerlerinde hazır, taramalı bomba atarların başına geçmişlerdi. Bir saniye herkes nerde?

Normalde bu tarz kasabayı tehdit edecek büyük durumlar için aylık maaşa bağlanmış 20 kişi olması gerekirdi. Ama şu an hazırda bekleyen sadece 8 kişi var. Borazanı üfleyen kadın o 8 kişiden birinin yanına gitti.

“Herkes nerde?”

“Sanırım dev tilkileriyle takılıyorlar.”

“Hepsi mi?”

“Bazıları da uyuyor. Ben onlara yerlerinde durmalarını söyledim ama en son kasabaya ne zaman saldırı oldu deyip duruyorlardı.”

“Yani ya dev tilkileriyleler ya da uyuyorlar öyle mi?”

“Komutanım benim bildiklerim bunlar belki bazıları barda kördüyon içiyor da olabilirler.”

“Ben onlara sonra bunun hesabını soracağım şimdi ateşleyin şu bombaları”

“Şey…”

“Yine ne oldu?”

“Madenciler elmasları çok geç getirdiler, bizim de bomba üretmek için çok zamanımız olmadı.”

“Eski bombaları kullanın o zaman”

“Şey…”

“…”

“Vali eski bombaları yandaki kasabaya satmamız için emir verdi”

“Yani işini tek yapan kişi siz mi kaldınız. Bana bu savaş bitince hatırlat size bir ödül vereceğim.”

Ve bobo o 8 kişi ve komutanı öldürdü. Kasabada dehşet saçmaya hazırlanan boboyu şu an tek durduran şey yediği zırhlı askerlerin midesinde hazımsızlık yapmasıydı. O sırada Brilante birkaç kişiyle daha yaylarını kullanarak bobonun etrafında kristalden bir duvar örüyorlardı. Çelik ise 1 mermisi kalmış olsa da savaşmaya hazırdı. Uzay etraftaki birine “Bu yaratıkları hiç incelemediniz mi?” diye teletti. O kişi ise ona “Tüm yaratıklarla ilgili kitapların kasaplarda saklanmasına karar verildi, babamın ahırına gidersek orda buluruz.”

“Sen Horbey’in kızı mısın?”

“Evet dün birlikte kahvaltı yaptık ya!”

“Pardon hatırlayamadım”

İkisi ahıra doğru koşmaya başladı. Barış ise Brilantenin yanına gitti. O ve okçuları kristal duvarlarla boboyu tutmaya çalışıyorlardı. Brilante yeterince onu oyaladık şimdi öldürelim diye teletti. Herkes üstüne ok yağdırmaya başladı ama çok fazla kişi değillerdi. Sürekli ok atamıyorlardı, ok atma durduğunda ise bobo kristal duvarlara kampçısıyla vuruyordu. Barış’ın aklına bir fikir geldi.

“Hepiniz aynı anda ok atmayın sırayla ama arka arkaya atın daha güçsüz vuracaksınız ama sürekli saldırı halinde olabilirsiniz”

Bunu denemeye karar verdiler. Gerçekten de bobonun kampçı atma hızını yavaşlatmıştı çünkü sürekli dikkati dağılıyordu. Bu sadece boboyu oyalıyordu onu öldürmek için farklı bir yönteme ihtiyaçları vardı. Uzay ahırdaki kitapları inceliyordu. Kitapları ona Horbey’in kızı açıklıyordu. O sırada Horbey içeri girdi ve kitaplarla ne yaptıklarını sordu. Onlarda kasabaya saldıran yaratıktan bahsettiler. Horbey’in cevabı ise “Kasabaya yaratık mı saldırıyor?”

“Evet”

“Durum ne kadar ciddi?”

“Şimdiden kasabanın çoğu yıkıldı baba.”

“O zaman benimle gelin orijinal yaratık ansiklopedileri başka bir yerde”

İyi saklanılmış bir yere girdiler ve orda bir sürü kitap vardı. Bu kitaplar dışarda okudukları ile aynıydı.

“Bu kitaplar bizim baktıklarımızla aynı yalnız” diye teletti Uzay.

“Aynı değil içleri farklı”. Gerçekten de içleri farklıydı. Kahvaltı da yedikleri daha önceki kitapta 6 bacaklı gözüken ama gerçekte gördüklerinde 4 bacaklı olan yaratık bu kitapta ise 8 bacaklı gözüküyordu.

“Bu yaratığın yine mi bacak sayısı farklı”

“Hangisinin?”

“Bunun”

“Gerçekte onlar 8 bacaklı”

“Gerçekte gördük biz onları 4 bacaklıydılar.”

“Çocuklar size dürüst olacağım zaten kasaba zor durumda.” Diye teletti ve söyleyip söylememek arasında kaldı.

“Kitapları uzun zamandır değiştiriyorum. Yaratıkların uzuvlarını az gösterip, fazlalık olanları benim çırak ile kesip alıyoruz. Kitapları değiştirirsek kimse anlamaz, sanki normali böyleymiş sanarlar diye düşündük ama gerek de yokmuş kimsenin bunları okuduğu yok.”

Bu sözlerin ardından kitapları (orijinal olanları) hızlıca karıştırdılar. Bobo’nun zayıf noktasının dev tilkiler olduğunu öğrendiler. Kız babasıyla konuşmak için orda kaldı, Uzay ise koşarak Brilantenin yanına gitmeye başladı. Brilanteye doğru koşarken tek o yönde giden kişi o idi.

“Brilante şu bobo denilen yaratık dev tilkilerden korkuyormuş artık onlar neyse”

“Dev tilki mi? Onların insanlarla kaynaşması çok çaba istiyor, ondan bir tane bulsak bile buraya getirebilmemize imkân yok.”

“Aslında buraya dev tilki getirebiliriz.” Diye teletti konuşmayı duyan okçulardan biri.

Brilante ona gidip getirmesini söyledi ve kısa bir süre sonra 6 tane dev tilki bobonun yanına geldi. Bobo dev tilkileri görünce uçarak kaçtı. Bu, kasabanın gördüğü en büyük mücadelelerden biriydi. Brilante sevinmişti ama aklında bir soru vardı.

“Bu dev tilkileri nerden buldun?”

“Bulmadım. Ben ve arkadaşlarımın uzun zamandır takıldığı tilkiler bunlar”

“Uzun zamandır mı? Ne kadar uzun?”

“Bu dev tilkiyle 2 yıl olacak ama ondan önce de birkaç ay arayla 6-7 tane daha vardı.”

Brilante şaşkın bir şekilde bir süre tilkilere baktı. Çelik dayanamadı ve

“Dev tilki mi? Takılmak mı? Siz neyden bahsediyorsunuz?”

Sorusunun cevabı, bu evrenin en köklü haber kuşu dağıtım merkezinin başkanına göre şöyle açıklanabilirdi:

Dev tilkiler nadir bulunmaz ama zor bağ kurarlar. Onlardan biriyle yan yana durabilecek seviyeye gelmek bile çok fazla kuru kayısı ve sabır gerektirir ama en zor kısım bir tilki tarafından kabul edilmektir eğer sizi seçmezse asla ona yanaşamazsınız bile. Bir dev tilkinin sizi seçmesi için yapmanız gereken adımlar.

1)     Her gün duş alın ve güzel koktuğunuzdan emin olun.

2)     Yanınızda her zaman kuru kayısı bulundurun.

3)     Ona güçlü gözükmek için en yakınınızdaki kişiye fiziksel şakalar yapın (mesela ağır bir kütükle omurilik soğanına vurmak gibi)

Eğer her şey yolunda gittiyse onun size alışması için tek gereken şey daha fazla kuru kayısı. Bu eyleme bu evrende takılmak denir. Peki bu kadar uğraş ne için, tabii ki de tüylerini okşayabilmek için. Bir dev tilkinin tüyünü okşarsanız kaslarınız düzenli olarak kasılıp gevşer ve bu da beyninizin sizin ölmeye başladığınızı düşünmesine sebep olur. Beyniniz son anlarınızı güzel yaşamanız için bolca dopamin salgılamaya başlar ve hayatınızda deneyim etmediğiniz kadar heyecanlı ve mutlu hissedersiniz. Saf, kimyasal mutluluk.

“Günde en az 3-4 saat dev tilkiyle vakit geçirmeniz gerek. Ama siz avlanmaya gitmiyor musunuz?”

“Aslında günde 7 saat vakit geçirmek işini daha garantiye alır.”

Brilante o ana kadar tüm işi kendisinin yaptığını fark etmemişti. Kas spazmı geçirip mutlu olmak varken neden günde 8 saat avlanmayla uğraşıyorum ki diye düşündü. Sonra halkının uzun zaman önce belirlediği eşitlikçilik ilkelerini hatırladı. SEN BAŞKASI İÇİN BIR ŞEY YAP BAŞKASIDA SANA. Bazı tembel, işe yaramaz kişiler yüzünden bu güzel sistem çuvallamamalıydı. Bu kendi zevkleri için halkı kandıran kişileri tespit edip herkese bildirmeliyim ki bir daha bunlar için kimse bir şey yapmasın diye düşündü. Bunları aynı zamanda telettiğinden habersizdi. Çelik Brilanteyi teselli etmek istedi.

“Bence bu itler için çalıştığın yeter. Biraz da sen tilki okşa.”

“Ben onlar gibi değilim, bu işlere vaktim yok, olmamalı.”

“Daha önce okşadığın tilkileri düşün. Onların anlattıkları şeylerden sonra ben bile dev tilki okşamak istedim.”

“Aslında hiç okşamadım. Yani başka şeyler okşadım ama dev tilki değillerdi. Eskiden bir kapuliyala ile bir bağlantım olmuştu.”

Bunu duyan dev tilkici okçu cevap verdi.

“Kapuliyala mı? Duyduğuma göre onların tüyleri o kadar kirliymiş ki içinde bazen siliyop yetişiyormuş. Hahhaha”

“Niye kürkünü okşayasınız ki onların telepatik yetenekleri çok güçlü.”

“Teplapatik gücü kim ne yapsın konuşmak istesem şu Keraldla teleşirim.”

Uzay konunun değişmesinin zamanının geldiğini düşünüp konuyu değiştirmek istedi. “Kasapların yaratık uzvu çaldığını biliyor muydunuz?”

“Kasabada düzgün insan kalmamış. Yazık!” teletti tilkici okçu.

Barış aniden lafa girerek ekledi.

“Benimle meyve toplamaya giden adam vardı ya. O da sanırım avdan kaçmaya çalışıyordu. Bana meyveyi alabilmek için yeri kazmamı söyledi sonra onu görmedim.”

Brilante artık emindi, kasabayı denetlemenin zamanı gelmişti. Ertesi gün Barış, Uzay ve Çelikle birlikte kasabada yürüyüşe çıktı. Hazır kasabayı geziyorken dünkü savaşta aldığı yaraları doktora da gösterebilirim diye düşündü Brilante. Doktor Brilanteye dinlenirse geçeceğini teletti. Brilante bacağındaki nerdeyse kemiğinin bir kısmı gözüken yaranın mı dinlenirse geçeceğini teletti.

“Al şu montör yağını sür üstüne kaboloks yaprağı sar 973 güne bir şeyin kalmaz. Benim şimdi işlerim var sonra konuşuruz”

“Bedava sağlık hizmeti anca bu kadar olur” dedi Çelik ve bir süre şakasına gülünmesini bekledi.

“Biz buraya konuşmaya gelmed…” ve doktor gitti. “Bunu listeye ekliyim mi?” diye teletti Uzay.

“Şimdilik kalsın, sanırım sadece huysuz”. Madenleri ziyarete giden ekip orada görevli biriyle konuştular.

“Merhaba, acaba çalışanlardan görevini aksatan var mı?”

“Ben burada 7 yıldır yöneticiyim, işini yapmayan kişiler elbette oldu. Onları başka işlere yönlendirerek topluma yararlı bireyler yapmak birincil misyonum.”

“Şu an durum nasıl?”

“Şimdilik sorun yok, size başka nasıl yardımcı olabilirim.”

“Şimdilik bu kadar ama merak ediyorum İntenleri kaç derecede eritiyorsunuz? Bence en mantıklısı 51236 U°.” Dedi Brilante madenciliğe duyduğu ilgiyle.

“Madenciliğe ilgilisiniz sanırım. Biz burada madenleri 3020 U° de ısıtıyoruz.”

“Peki 51236 U° derecede mantıklı değil mi? Sonuçta melbious boğumları en iyi o sıcaklıkta oluşuyor.”

“Biz burada madenleri 3020 U° de ısıtıyoruz.”

“Sebebini merak ettim sadece. Eğer avcı olmasam madenci olmak istemiştim.”

“Sebebi şu çünkü böyle olması gerekiyor.”

“Amacım işinize karışmak değil sadece madenlere ilgim var ve sebebini merak ediyorum.”

“Sen bilmediğin işlere karışma bence.”

“İşte zaten bilmediğim için sebebini merak ediyorum.”

“Tamama al sana sebep, Relyon bakar mısın buraya.”

“Sorun nedir?”

“Arkadaşa neden 3020 U° de İnten erittiğimizi açıklar mısın?”

“Ben kalite kontrol bölümündeyim efendim, sebebini tam olarak bilmiyorum.”

“Menkis gelir misin buraya?”

“Sorun nedir efendim?”

“Sen sanırım maden işlemede çalışıyordun. Brilante merak etmiş neden 3020 U° de erittiğimizi.”

“Bence 51236 U° daha mantıklı o yüzden sordum. İşinize karışmak için değil.”

“Evet senin dediğin derece daha mantıklı.”

“Ne daha mı mantıklı? O zaman biz neden 3020 U° kullanıyoruz.”

“Ben birkaç kez derece yükseltmek için öneride bulundum ama bir cevap alamadım.”

“İntenlerin kalitesi de düşük aslında.”

“O zaman derhal durum düzeltilsin. Şu merbolus boğumları en iyi hangi sıcaklıkta çıkıyorsa o yapın.”

“Melbious”

“Ne?”

“Doğrusu Melbious boğumları efendim.”

“Her neyse ben çok anlamam siz doğrusu neyse yapın.”

“Çok anlamaz mısınız?”

“Yani anlarım ama biraz paslanmışım heh.”

Bizimkiler oradan çıktılar ve tarla alanlarını ziyarete gittiler. Tarla alanını uzaktan izlemeye karar verdiler. Çelik bu yaptıklarının amacını anlamıyordu, neden rastgele evrendeki biriyle oradaki sorunları çözüyorlardı ki. Onların şey yapması gerekmez miydi?.. Şey… Tam o an Çelik ne yaptıklarını anlayamadı. Patlama olmuştu sonra evrenler arası duvarlardan geçebildiklerini öğrenmişlerdi ve sadece dümdüz gitmeye başladılar. Ama gitmeyip de ne yapacaklardı sonuçta gördükleri evrenler çok kalınası değildi. Aslında bu evren fena değil gibiydi. Bu evrende kalıp yaşasa dümdüz gitmekten daha anlamlı bir hayatı olur gibi geldi. Artık rastgele bir evrenin sorununu çözüyor gibi değil kendi evreninin sorununu çözüyor gibi hissediyordu.

“Hey çocuklar, bu kadar yeter. Birisinin gidip bunlara işlerini doğru yapmayı öğretmesi gerek” diye teletti. Helal sana Çelik sonunda teletme işini de çözdün.

“Dur biraz! Tam da daha az çalışan çiftçilerin daha çok çalışan çiftçilerle aynı çalışıyormuş izlenimi vermek için kendi topladıkları ekinleri çok çalışan çiftçilerin alanına tekrar ektiklerini kanıtlamak üzereyiz.” Diye teletti Brilante. Çelik köy meydanına doğru gitti ve bağırarak teletmeye başladı.

“Kasabada eşitlik yok! Bazılarının işlerini düzgün yapması sadece işini yapmayanlara yarıyor. Eğer işinizi iyi yaptığınızı düşünüyorsanız bu geniş ormanda farklı bir yer bulalım ve işinizin hakkını alabileceğiniz bir yaşam yaşayalım.”

“Öldürün” diye teletti halktan biri.

“Ne!!!” diyebildi Çelik. O sırada tam Çeliğe destek vermek için tezahürat yapmak üzere olan bir kişi ise ölmemek ve “Helal sana” demek arasında çok kolay bir tercih yaptı. Brilante ve bizimkiler de olay yerine geldiler ve gelirken Çeliğin neden yaptığını anlamadıkları konuşmayı duydular.

İlerde paralel evren seyahati yaparsanız size bir tavsiye: Oradaki olaylara çok karışmayın!   Kasabada işini iyi yapan kişiler de vardı elbet ama işini iyi yapmayanlar kadar öfkeli değillerdi. İşini iyi yapmayan kişiler artık işlerini yapmadıklarını bilen birisi olduğunu öğrendikleri için panik yapmışlardı ve Çeliğin ölmesini istiyorlardı. Brilante, Barış ve Uzay Çeliğin yanına gidip onu kapıp koşmaya başladılar. Arkalarından öfkeli bir kalabalık (4 kişi) koşuyordu. Brilante bu olaylara dahil olmak istemiyordu ama yeni arkadaşlarının ölmesine de izin veremezdi. Yakınlarda gördüğü bir dev tilkinin üstüne zıpladı ve yanında ne kadar kuru kayısı varsa tilkinin ağzına tıktı. Tilki bir anlık fazla kayısı komasına girecek gibi olup girmedi ama çok da kendinde değildi. Kafası dönen tilki dümdüz koşmaya başladı. Bizimkiler tilkinin sırtında dümdüz gidiyorlardı.

“İleride bildiğim bir geçiş noktası var oradan gidebilirsiniz” diye teletti Brilante. Tilki geçiş noktasındaki duvara çarpana kadar dümdüz koşmuştu. Bizimkiler yere devrildiler sonra kalktılar.

“Brilante, sana saldırmayacaklarında emin misin?” diye teletti Barış.

“Eminim”

Bizimkiler duvardan geçtiler. Brilante ise öfkeli kalabalık (4 kişi) gelene kadar onca çaba verdiği yılların toplumlarını kurtaramayacağını fark etti. Sonuçta o ne kadar sıkı çalışırsa bir başkası ise o kadar daha az çalışıyordu ve her şey hep aynı düzeyde kalıyordu. Sonra Çeliğin yaptığı saçma konuşmadaki o kadar da saçma olmayan ütopya fikrini düşündü. Sanırım olması imkansızdı.   Brilante durdu ve etrafına bakındı sonra duvara çarptıktan sonra bayılan tilkinin yanına oturdu ve kürkünü sevdi. Yerde kas spazmı geçirerek yatarken tek düşündüğü şey kendisi için avlanmanın zamanı geldiğiydi.


Yorumlar

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar